“Esrarını Mesnevî’den Aldım Çaldım, Veli Miri Malı Çaldım”: Siyasal Güç, Meşruiyet ve Katılım Üzerine Bir Analiz
Toplumlar, tarihsel olarak, büyük ölçüde güç ilişkileri üzerinden şekillenir. Bu ilişkiler, sadece bireyler arasında değil, aynı zamanda devletin ve iktidarın toplumu nasıl yönlendireceği konusunda da belirleyici rol oynar. Bugün bir toplumun geleceği, sadece seçimlerle belirlenen siyasi güçle değil, o güçlerin ve ideolojilerin toplumun kurumlarına nasıl entegre olduğu ile de doğrudan bağlantılıdır. Özellikle son yıllarda siyasetin dinamikleri, küresel ölçekteki gelişmeler, ideolojik çatışmalar ve demokrasi anlayışlarının değişen anlamları üzerinde kafa yormak, daha geniş bir toplumsal düzene dair çok daha derin ve dikkatli bir analiz yapmayı gerektiriyor.
Türk edebiyatının önemli eserlerinden biri olan ve Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin Mesnevî adlı eserine dayandırılan “Esrarını Mesnevî’den Aldım Çaldım, Veli Miri Malı Çaldım” dizeleri, aslında siyasetin, ideolojilerin ve toplumsal yapıların nasıl iç içe geçtiğini, bazen birer araç olarak kullanıldığını anlatan güçlü bir sembolizm taşır. Bu dizeler, toplumsal yapıyı şekillendiren güç ilişkilerini, meşruiyetin ne denli sorunlu bir zemin üzerinde inşa edilebileceğini ve katılımın ne kadar merkezi bir kavram haline geldiğini sorgulayan bir tartışmaya kapı aralar.
Güç İlişkileri ve Meşruiyetin İnşası
Günümüz siyasetinde iktidar, sadece hükümetin elindeki bir aracı değil, aynı zamanda çok daha karmaşık bir yapının parçasıdır. 2024’teki seçimlerle birlikte, halkın meşruiyet algısı bir kez daha sınanacak. Gücün sahipleri, kurumsal yapıların temellerini attığı ve toplumu düzenlediği kadar, bu gücün kaynağının nereden geldiği ve nasıl meşrulaştırıldığı da o kadar önemlidir.
“Esrarını Mesnevî’den Aldım Çaldım, Veli Miri Malı Çaldım” dizelerinde geçen “çalmak” fiili, bir anlamda iktidarın nasıl bazen halktan, bazen de daha yüksek bir manevi otoriteden alınan meşruiyetle toplumun düzenini şekillendirdiğini simgeler. Bu dizeler, iktidarın halk tarafından onaylanmadığında veya meşrulaştırılmadığında, toplumsal yapıyı sürdürebilmesinin ne kadar zor olduğuna dair bir metafordur. Meşruiyetin, yalnızca bir siyasal araç olmaktan öte, halkın, kurumsal yapıların ve ideolojilerin sürekli olarak birbirleriyle müzakere ettiği bir alan olduğunu anlamak önemlidir.
Siyaset bilimi perspektifinden bakıldığında, meşruiyet, sadece hükümetin halkın onayını almasıyla değil, aynı zamanda toplumun karar alma süreçlerinde etkin katılım göstermesiyle de sağlanır. Bir toplumda halkın katılımı, o toplumun demokratik yapısının güçlenmesinde belirleyici rol oynar. Eğer halkın katılımı sağlanamazsa, meşruiyetin temelleri sarsılabilir. Katılım, demokrasinin en temel öğelerinden biri olup, iktidarın da meşru bir temele oturması için hayati öneme sahiptir.
İdeolojiler ve Kurumlar Arasındaki Etkileşim
Siyasi ideolojiler, devletin ve toplumun nasıl organize edileceği konusunda büyük rol oynar. “Mesnevî”nin derinliklerinden gelen bir diğer anlam, ideolojilerin yalnızca düşünsel bir çerçeve sunmakla kalmayıp, aynı zamanda toplumsal kurumlardan gelen güçle pekiştirildiğidir. Siyasal ideolojiler, toplumu düzenleyen kurumların şekillendirilmesinde etkin rol oynar. Bugün, devletin kurumsal yapıları, iktidarın meşruiyetini belirleyen önemli unsurlar arasında yer almaktadır.
İdeolojiler, sadece seçilen politikaları değil, aynı zamanda bu politikaların nasıl uygulanacağını ve topluma nasıl aktarılacağını da belirler. Bu bağlamda, kurumlar, ideolojik temeller üzerinde şekillenir. Bir hükümetin, kurduğu ekonomik, eğitim ve sağlık gibi sistemler üzerinden belirlediği politika, o toplumun nasıl işleyeceği hakkında ipuçları verir. Bu kurumların ne kadar demokratik olduğu, halkın katılımını ne derece sağladığı ve şeffaflık gibi temel unsurlara dayanıp dayanmadığı, ideolojilerin ne kadar sağlıklı bir şekilde toplumda yerleştiğini gösterir.
Günümüz siyaseti, ideolojilerin ve kurumların birbirini nasıl dönüştürdüğüne dair pek çok örnek sunmaktadır. Popülist hareketler, örneğin, genellikle halkın demokratik taleplerini savunarak iktidara gelir; ancak çoğu zaman, kurumsal yapıları ve ideolojik altyapıları değiştirirken, demokratik değerleri tehlikeye atarlar. Öyleyse, bir ideolojinin toplumu yönetme biçimi ne kadar adil ve eşitlikçi olabilir? Popülizm, her ne kadar halkın iradesine dayansa da, gerçekten halkın iradesini mi temsil etmektedir, yoksa belirli çıkar gruplarının arzusunu mu?
Demokrasi, Katılım ve Seçimlerin Anlamı
Toplumlarda katılım, sadece oy kullanmakla sınırlı bir kavram değildir. Demokrasi, halkın yalnızca seçimlere katılmasından ibaret değildir; aynı zamanda demokratik bir toplumda her bireyin ve grubun sesini duyurabilmesi, karar süreçlerine katılabilmesi gerekir. Bu bağlamda, katılımın tanımını genişletmek önemlidir. Katılım, kamu politikaları, yerel yönetimler ve toplumsal hareketler gibi pek çok farklı alanda kendini gösterir.
2024’teki seçimlerde halkın ne derece aktif bir şekilde katılacağı, demokratik bir toplumun ne kadar sağlıklı işlediğine dair çok önemli bir göstergedir. Katılım oranlarının yüksek olması, insanların toplumsal süreçlere dahil olma ve söz sahibi olma istekliliğini gösterirken, düşük katılım oranları, toplumda bir huzursuzluk ve güvensizlik ortamının varlığını işaret edebilir.
Bir hükümet, seçimle iktidara gelmiş olsa da, bu iktidarın meşruiyeti, yalnızca seçmen sayısına değil, aynı zamanda seçmenlerin ne kadar özgür, eşit ve etkin bir şekilde katıldıklarına da bağlıdır. Demokrasi, her bireyin özgür iradesinin yansıması olarak şekillenir, bu da katılımın ne kadar derin ve yaygın olduğuna bağlıdır. Eğer bir hükümet, halkın tüm kesimlerini kapsayan bir katılım sağlamazsa, o hükümetin demokratik meşruiyetinden söz edilebilir mi?
Sonuç: Esrarını Çaldıkça, Toplumun Düzeni Ne Olur?
Sonuç olarak, Mesnevî’den alınan bu dizeler, yalnızca bir edebi söylem değil, aynı zamanda toplumsal düzenin, iktidarın, ideolojilerin ve katılımın bir yansımasıdır. Meşruiyetin kaynağı, yalnızca iktidarın sahip olduğu gücün kaynağına dayanmaz; aynı zamanda halkın bu güce ne kadar dahil olduğu, toplumsal kurumların ne kadar şeffaf ve demokratik olduğuna da bağlıdır.
2024’teki er alımları, sadece iktidarın değişip değişmeyeceğini değil, aynı zamanda halkın iktidarı ne şekilde algıladığını ve toplumsal yapıyı ne şekilde dönüştürebileceğini de belirleyecektir. İktidarın gücünü halktan alıp almadığı, kurumsal yapıların halkın katılımına ne kadar açık olduğu ve ideolojik çerçevelerin demokratik temeller üzerinde mi yükseldiği, bu sürecin en belirleyici unsurları olacaktır.
Bu yazı, daha geniş bir soru sormamıza sebep olmalıdır: Gerçekten halkın iradesiyle şekillenen bir toplum mümkün müdür, yoksa güç ilişkileri ve çıkarlar her zaman devreye mi girecektir?